3 Eylül 2014 Çarşamba

BİR ADAM ÖLDÜRDÜM VE GERİSİ GELDİ



Soğuk bir İstanbul akşamıydı. İşten yeni çıkmış, her zaman kullandığım yoldan evime yürüyordum.  Sokaklar balçık tarlasıydı. Şehirdeki pisliğin üstünü örtmeye yeltenmiş kar ayağımı kaydırmasın diye parmaklarımın üzerinde gidiyordum. Halbuki tek derdim kayıp düşmek değildi. Ayaklarımdaki çarıklar su alsın istemiyordum. Kunduracıya geçen ay attırdığım yama bu kışı idame edecek gibi görünmüyordu. Usul usul yürümeye koyuldum. Yokuşu çıkmak hayli zordu. Özellikle Canan apartmanının önü adımla geçilecek gibi değildi. Kar lastiği olmayan külüstür bir otomobil gibi defalarca patinaj attım. Üstelik daha gidecek çok yolum vardı. Düşmez kalkmaz bir Allah, dedim kendime. Hala inançlı olabilmeme şaşıyorum tabi ama düşmeden, pis kara bulanmadan sağ salim eve varabilirsem ne ala.
Çalıştığım lokantaya neredeyse iki kilometre uzaklıktaydı evim. Yürürdüm her gün; işe varabilmek için her sabah, işten çıkınca her gece yürürdüm. Bugüne kadar, kavurucu güneşin altında yürümeyi dert etmedim fakat yağış oldum mu, heleki kar, çekilmez oluyor eve yolculuklarım. Soğukta elimi, kolumu kontrol edemiyorum. Donuyorum. Burnum kızarıyor. Gözüm seğiriyor. Reflekslerim zayıflıyor. Beynim uyuşuyor. Mantıklı düşünemiyorum.
Ben şu kavanoz dipli dünyada bir tek göçmen kuşları kıskanırım. Uçabildikleri için değil kıskançılığım. Açıkçası uçmak umrumda bile değil. Kanatmış, gökyüzüymüş, rüzgarmış, özgürlükmüş hiç sikimde değil.  Sıcağa uçuyorlar ya, ezbere, onlara işte o zaman çok özeniyorum. Şöyle bir de yanyana geçip yaydan çıkmış ok gibi hizalanıyorlar ya, hani hedefine süratle fırlatılmış ok gibi, sinirimden kuduruyorum onları öyle görünce. Çünkü yalnız değil hiç biri.
Nefesim kesilmişti. Yokuşu çıkınca sokak lambasının altında biraz soluklandım. Çiğerlerimden olsa gerek diye düşündüm. Çünkü günde üç paket sigarayı bana mısın demeden tüttürüyordum. Aklıma düşünce yine, sigara paketini cebimden çıkartım -Samsun 216-  ve hiç vakit kaybetmeden bir dal sigara yaktım. Umrumdamıydı ki. Abandım arka arkaya üç nefes. Hiç duraksamadan. Cumhuriyet gibiydi şimdi ciğerlerim. Meşalesi sigara dalımın ucundaki ateş. Havai fişekler atılıyor bünyemde. Bayram yeri. Dumanını saldım tepemdeki parlak beyaz sokak lambasına. Ne ambiyans ama. Pislikten götümde pireler uçuşurken, sokak lambasının etrafında uçuşan kar kelebeklerini biraz olsun izlemek bende muazzam bir  çoşku uyandırdı. Nasılsa ölüme uçuşuyordu bu koduğumun kelebekleri. Hepsinin suratına kahkaha atmak geldi içimden. Sigaram bitince baş parmağımla işaret parmağımın arasına sıkıştırdığım sigara izmaritini içlerinden birine nişanlayıp sertçe fırlattım. Şanslıydılar ki hiç birine değmeden direkt lambaya isabet eden sigara izmariti onların şükür duasına dönüşüyordu. Lambaya çarpıpta etrafa saçılan ateş parçacıklarının her biri ise benim kinime dönüştü. Varsın birkaç saat daha yaşasınlar dedim içimden. Kelebeğin ömür dediği birkaç gün, birkaç hafta ya var ya yoktu nasılsa.
Köşeyi dönüp devam ettim yoluma. Bugün lokantanın geleni gideni hiç eksik olmamıştı. Hayli yorulmuştum. Sevmediğim insanlara kibar görünmeye çalışmak, boyun eğmek, hizmet etmek çok ağırıma gidiyordu. Neyse ki alışmıştım buna. Karşımdaki konuşunca kapıyordum kulağımı. Zihnimde en sevmediğim müzikleri çalıyordum. Sonra onları neden sevmediğimi düşünüyor, onlardan tekrar nefret edinceye kadar her birini muhakeme  ediyordum. Tekrar ve tekrar. Yeniden. En baştan. Bu yüzden en sevmediğim şarkıları ezbere bilirdim. Neyseki içimde biriken bu nefret zihnimi her daim ayık tutmayı becerirdi.
Yürürken siyah paltolu bir adam gördüm az önümde. Eskiden bu paltoları külhan beyleri giyerdi. Ağır abiliğin raconuydu belki. Şimdilerde bu paltoların hepsi pazara düştü. Ayak takımı giyiyor. Siyah kaplı defterleri yok böğürlerinde. Raconları yok. Gördüm mü bunlardan birini, cinlerim tepeme fırlar. Mamafih geçip giderim yanlarından. İşte ne yazık ki bugün yine öyle biri önümdeydi. Karın üstünde bir sağa bir sola yalpalaya yalpalaya yürüyordu. Bedenimi onun bedenine hizaladım. Adımlarımı onun adımlarına denkledim. Nefesimi onun nefesine uydurdum. Aramızdaki mesafeyi koruyarak yoluma devam ediyordum. Az ileride yayaların kullanmayı pek tercih etmedikleri bir köprü vardı. Benim yolumun üzerinde. Otomobiller kullanırdı bu köprüyü gittikleri yolun tersine dönebilmek için. Ama ben insanlara inat o köprünün üzerinde sağımdan ve solumdan bedenime tokan gibi çarpan rüzgar eşliğinde pek de acele etmeden seyrüseferimi gerçekleştirirdim. Devam ettim yürümeye. İkimiz de köprüyü kullanacak gibiydik. Adımlarımı hızlandırıp daha da yaklaştım ona. İçimdeki dürtü göz ardı edemeyeceğim kadar boğuyordu beni. Az ilerde, köprünün yan yola bağlandığı, yine arabaların kullandığı bir yol vardı. O yolun üzerinden otomobiller süratli geçip giderlerdi. Ben de evime daha çabuk gidebilmek için o yolu kullanmaya mecburdum.  Aksi takdirde 300- 400 metrelik  bir mesafe kadar yolum uzuyordu. Onun da öyle olmalıydı ki bu yolu kullanıyordu diye düşündüm. Artık ikimiz de köprünün üzerindeydik. Üstelik aramızdaki mesafe on adım ya var ya yoktu. Yürümeye devam ettik. Şimdi o adam çevre yolunu gölgeleyen köprünün ucuna gelmiş, karşıya geçmek için arabaların biraz duraksamasını bekliyordu. Ben yürümeye devam ettim. Aramızdaki mesafe dokuz adıma düştü. Sonra sekiz. Elimi belime götürüp kabanımın altındaki sürmene çakısına uzandım. Çakı küçük ama bir fil derisini dahi kesecek kadar keskindi. Kabzesinden sıkıca kavradım. Aramızdaki mesafe beş adıma kadar düştü.  Etrafı kolaçan ettim. Etrafta vızır vızır geçen arabalardan başka bir şey yoktu. Ağır ağır geliyordum. Ölümü de peşimden getiriyordum. Nefesimi tuttum ve sürmene çakısını yerinden çıkartıp diz hizama getirdim. Böğrüydü hedefim. Tam oraya dört defa çalışacaktım. Dört derin bıçak darbesi. Son darbe de boğaza. Tüm bunların onu öbür tarafa postalamaya yeteceğini düşünüyordum.  Ona yaklaştığım her adımda kafamda bu sahneleri kurdum. Her biri aynı sonlanıyordu, ölümle. Yaklaştım, yaklaştım ve tam hamlemi yapacakken adamın yolun karşısındaki arkadaşına seslendiğini işittim. “Hava ne soğuk amına koyum!” Kafamı hemen kaldırıp yolun karşısındakine baktım. Göz göze geldik. Sanki yapacaklarımın farkına varmışcasına gözlerini bana dikmiş, dik dik bakıyordu. Hemen çakıyı yerine –belime- koydum. Karşımda duran adamı nasıl olur da farkedememiştim. Kahretsin diye hayıflandım kendime. Az kalsın yakayı ele veriyorduk. Daha dikkatli olmalıydım. Hem böyle şeyler aceleye gelmezdi. Hele ki bugün kalkıştığım gibi gelişi güzel olmamalıydı. Tıkır tıkır işleyen bir plan gerekliydi. Her şeyden önce hazır olmalıydım. İnsan öldürmek, hele ki yakayı ele vermeden, temiz bir cinayet işlemek için daha hazır olmalıydım. Hemen oradan uzayıp kayboldum. Çok istediğim halde öldüremediğim insanlar var dünyada. Bu çok acı veriyor bana. Elimden bir şey gelmez. “Eyvallah” deyip yoluma bakıyorum.
Çok geçmeden evimin bulunduğu sokağa vardım. Bizim sokak ana arterlere göre daha vahim durumdaydı. Kar kalınlığı yirmi santimi geçiyordu belki de. Adım attım mı ayaklarım karın içine saplanıyordu. Tepemdeki telgrafın buz tutmuş tellerine yine konar mıydı kuşlar? Kayıp düşmez miydi bir tanesi tam önüme? Kafasını bedeninden kopartıp ayırmaz mıydım soğuktan kanatları donmuş aciz kuşun. Keşke dedim kendi kendime. Ancak ne arar bu soğukta kuşlar telgrafın tepesinde. Yarısı zaten pılını pırtısını toplayıp göçünü etmiş. Nefret ediyorum göçmen kuşlardan. Kuşlardan daha fazla nefret ettiğim bir şey var ise onlar da insanlar. Öldürmek istiyorum her birini. Kafalarını bedenlerinden kopartıp ayırmak istiyorum. Onları dünyada sadece ben kalıncaya kadar katletmek istiyorum. Sonra da kendimi. Çünkü ben lokmamın en lezzetlisini her zaman sona saklarım.
Neden mi?


Eski bir alışkanlık diyelim...


Sezer Demir

6 Haziran 2013 Perşembe

Diren Meşe Ağacı

Yürüyoruz,  hep güneşe yürüyoruz.
Gökyüzü karanlık ve mağrur.
Simsiyah bulut olmuş göğe atılan gazlar.
Geçit yok. İsyan var. Direniş var.
Yolumuz karanlık. Hazır kıta emperyalistler.
Sicim gibi dizilmiş. Gülüyor bıyık altından.
Ama bilmiyor kararlıyız biz.
Volkan gibi patlarız.
Bombaların durduramaz bu seli.
Güçlü kılar direnişi.
Halk var bu kez karşında.
İşçiler var, madenciler var.
Baskıcı düzene karşı çArşı var.
Portakal bahçesi Taksim.
Memleketimin acı biberi bu kez tatlı halkıma.
Meşe kokar her yan. Ihlamur kokar.
Bizim bahçemiz buralar.
Ağaçlar bizim;
Ay kadar parlak ama yeşil yeşil.
Balomuz var bugün.
Taksim’in en orta yerinde.
Bam teline vuruyor Ankara.
İzmir çağlıyor.
En önde halk var, arkada yine halk.
Geçit yok. Direniş var...


4 Mayıs 2013 Cumartesi

Bunker Tepesi


Arturo Bandini  anısına...   

Samy için alelade bir geceydi. Yine aynı barın aynı koltuğunda rutinini gerçekleştiriyordu. Barın ışıklar loş, içerisi sessizdi. Doğrusu gecenin bu saati "Merlin'in yeri" pek tenha olurdu. Dört, bilemeden beş kişi. İki biradan sonra doğru sayamazdı Samy. Bu yüzden içeride toplamda kaç kişi olduklarını kestiremiyordu yine. Zaten umurunda değildi. Umurunda olan tek şey bardağını 10 cente içtiği içkinin sonraki sefere sidikten çok biraya benzemesiydi. Doğrusu aylardır her akşam iş çıkısı bunu ümid ederek geliyordu bara. Ancak ikinci dünya savaşı çıktığından beri doğru düzgün içki bulunmuyordu Bunker Tepesinde. Çünkü hükümet ülkedeki içkilerin neredeyse tümünü, ateşkes ilan edildiğinde, askerler içip moral depolasın diye doğu avrupadaki cephelere göndermişti. Ancak Samy’e göre hükümetin tek amacı cephedeki askerlerin kafayı bulup ölüm korkusu güdmeksizin korkusuzca savaşmalarını sağlamaktı. Bu yüzden orduya katılmadığı için bir an bile üzülmedi. Ama önüne bira diye konulan kalitesiz içkiden aldığı her yudumdan sonra cepheye gitmediğine bin pişman oluyor, şimdi oturduğu köhne barın gıcırdıyan kolduğunda binlerce kilometre uzakta atılan kurşunlardan birinin gelip alnının ortasına saplanmasını istiyordu.

Yine de keyfi yerindeydi Samy’nin. Günlüğü 1 dolara çalıştığı tamirhaneye fazla otomobil gelmiyordu şu günlerde. Çünkü Bunker Hill’in tüm vatanseverleri -Merlin’in barında- alkolünden fazlası su olan içkilerden içip kafayı kırmak yerine ikinci dünya savaşı için orduya katılıp belki de kaliteli içkiler içmeyi ve daha önce hiç bulunmadıkları, hatta ve hatta isimlerini ilk kez duydukları ülkelerden birinde hiç tanımadıkları insanlara mermi saydırıp ülkelerinin sözde geleceğini korumaya tercih etmişti. Samy ise zamanının çoğunu kocasını savaşa gönderen asker eşlerini teselli etmekle ve külüstür arabalarına bakım yapmakla harcıyordu. Genellikle arabaların patlayan tekerleri yenileriyle değiştiriyor ya da benzini bittiği için yürümeyen otomobillerin depolarına benzin çekiyordu. Yahut şişko patronu Jack ile cephedeki durumu kulaktan dolma haberlerle masaya yatırırdı. Fakat Samy’e göre okyanusun öteki ucundaki kaos Amerika’nın savaşa girmesini gerektirmeyecek kadar uzaktaydı ve bunu açık yüreklilikle biraz da pervasızca dile getirmekten hiç çekinmiyordu. Bu yüzden şişko patronu Jack ile savaş muhabbetleri kimi zaman münakaşaya dönüyor ve sağ bacağını birinci dünya savaşında kaybettiği için orduya kabul edilmeyen Jack’in etrafa tükürükler saçarak ona hakaretler savurmasına neden oluyordu.  

Önündeki birayı bir dikişte içti Samy. Gözü pekti bu gece. Cebinde 2 doları vardı nasılsa. Barın arkasındaki Tom’a el işaretiyle bir bira siparişi daha verdi. Pek sevmezdi onu. Çünkü uzun boyluydu Tom. Ela gözlü. Yakışıklı. Bunker Hill’in en gözde bekarlarındandı belki de. Yani Samy’in her yönden zıttıydı. Samy çirkin ve pisti. Çok akşam sarhoş kadınların Tom ile flörtleştiğine şahit olmuş, gecenin sonunda Tom’un o kadınları nasıl becerdiğini içinde hayata karşı biriken öfkeyle kendi yatağı üzerinde yalnız başına düşünmüştü. Kıskanırdı onu. “Ama yatakta bu aşağılık serseriden daha iyiyimdir” diye kendini telkin etmekten asla vazgeçmezdi.

Tom bardağı sertçe bırakınca Samy’nin önüne, yarısı zaten su olan biranın köpüğü etrafa saçıldı. Aldırış etmedi ikisi de. Sarhoş budalaların üzerine bira ve sigara külü döktüğü masaları silmek için kullandığı bir bezi vardı Tom’un. Şimdi de Samy’in karşısına dikilmiş geniş omuzlarından eksik etmediği aynı sarı bez ile sol elinde tuttuğu bira bardağını kuruluyordu. Yine o sarı bezle kimi zaman Tom’un ucuz kundurularını parlatmaya çalıştığına bile şahit olmuştu Samy. Bu yüzden o pis bezi Tom’un boğazına tıkmak Samy’in bu dünyadaki en canlı arzusuydu bugünlerde. “Ahbap” dedi Tom kaşlarıyla barın diğer ucundaki müzik kutusunu işaret ederek. Bedeninin üzerinde güçlükle taşıdığı başını eydiği önünden kaldırıp o yöne baktı Samy. “Dakikalardır sana bakıyor ordan” Aldırış etmedi Samy. İhtimal vermiyordu. Önündeki soğuk biradan yudumlamaya devam etti. Kafasında kırk tilki dolanıyordu. 35 model siyah Forduyla Bunker tepesini dikiz aynasına aldığı günü hayale daldı. Ilık rüzgar vuruyordu yüzüne. “Sen hiç New York’ta bulundun mu?” diye sordu Tom’a. “Tabi” dedi alaycı bir bakışla. Başladı anlatmaya. Dinlemeyi kesti Samy. Pişman olmuştu sorduğuna. “Aşağılık orospu çocuğu” dedi içinden. “Palavralarını başkalarına sakla.”

İçmeye devam etti Samy. Kafasını kaldırıp barın öteki ucuna göz kesti. Tom’un bahsettiği kadın yirmilerinden çıtır bir meksikalıydı. Beyaz bir elbisesi vardı, omuzları açık. Kadın ona 3. Sınıftaki büyük aşkı Camella’yı hatırlattı. Onu kuytu köşelerde sıkıştırır, fırsat buldukça öpüp ellemeye çalışırdı. Samy’nin yüzünde büyük bir gülümseme peydah oldu. Çok oluyordu böyle içten gülmeyeli. Küçük hesaplar yapan o budala halini hatırladıkça gülümsemesi büyüdü ve bastı kahkahayı. “Güzel Camella’m” dedi. Kadınla göz göze geldiler. Samy bardağını havaya kaldırıp “Şerefe” diye haykırdı kadına. Keyfi yerine gelmişti yine. Ucuz Meksikalı badağını kaptığı gibi küçük adımlarla Samy’nin yanında aldı soluğu. “Adın ne?” diye sordu Samy. Vanessa Perez, dedi Meksikalı. Ben sana Camela diyeceğim bu gece, dedi Samy. Benim küçük güzel Camella’m. Bir dolar verirsen istediğin herkes olurum bu gece, dedi ucuz meksikalı. “Hey Tom” dedi Samy bağırarak. Bu gece onu alt etmiş gibiydi. Bize iki bira, diye bağırdı. Yanındaki bir fahişe bile olsa zafer sarhoşu olmuştu çoktan Samy.  

Sezer Demir

29 Nisan 2013 Pazartesi

Beyfendi


Kasetçalarımda aynı kaset, hep onu dinliyorum, aynı şarkıyı, üşenmeden, usanmadan tekrar tekrar geri sarıp ruhuma dokunan o şarkıyı dinliyorum. Yabancı. Anlamıyorum sözlerini, belki küfrediyor. Ama öyle güzel ki sesi, ecdadıma sövse lütuf kabul edip tebessümü yüzümden eksik etmiyorum. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık. Bugün 4. yaşıma bastım. O da gelmişti yeni yaşımı kutlamaya. Yeni bene merhaba demeye, sevincime ortak olmaya. Omuzunda pembe çiçek deseni olan bir elbise vardı üzerinde, aşağıları plili. Büyük kahverengi sokak kapısından içeri girer girmez etrafına bakındığını hatırlıyorum. Beni arıyordu besbelli. İstifimi bozmadım hiç. Göz göze geldik. Babasının sımsıkı tuttuğu elini bir çırpıda bırakıp büyük adımlarla yanıma koştu. Biraz sonra bana vereceği hediyeyi sanki ben hiç gömemişim gibi arkasına sakladı. Hiç görmemişim gibi davrandım. Beyfendi olmak bunu gerektirmez mi?

Pasta geldi masaya. Böyle şatafatlı işleri sevmem ama her yıl onun sırf benim için süslenip hanım hanımcık bir kıza dönüşmesi gururumu okşuyor. Her yıl özenle bu güne hazırlandığını bildiğim için ben de tam bir beyfendi gibi takım elbisemi üzerime geçiyorum. Ancak kravat denen meret çekilecek dert değil doğrusu. Sanki ben değil o beni geçirmiş üzerine, hayatın fazlalığı olduğumu düşünüyorum. Doğru dürüst yutkunamıyor bile insan. Fakat onun kadar zarif bir bayanın yanında en az onun kadar şık olmak için kravatı boynumdan eksik etmiyorum. Beyfendiler böyle yapmazlar mı?

Tam dört tane mum var içinde muz dilimleri olan çikolatalı pastanın üzerinde. Her biri arkada bıraktığım dertli yıllarımı temsil ediyor. Dört uzun yıl. Göz açıp kapayıncaya kadar geçmiyor öyle. Hem kolay mı hemen büyümek? Kimi zaman yelkovan kesiyor akrebi kovalamayı. Öyle olunca oyunlara dalıyorum. Kırmızı bir arabam var, lüks mü lüks. Sürüyorum peşinden akrebi, belki yelkovan cana gelir diye. Fakat artık büyüdüm ben, dört yaşına gelmiş koca adama yakışmaz oyuncak arabalar peşine hayallere dalmak. Ardımda bıraktığım yılların hatrına bir nefeste söndürüyorum çikolatalı pastanın üzerindeki mumları. Sonra alkış kıyamet. Evet, iyi ki doğmuşum ben. 40 yılda bir gelir ben gibileri. Bu döngünün -şimdilik- son parçasıyım ben. Bu hükmü sürüp şeref madalyonunu göğsümden eksik etmemek için daha önümde tam 35 koca yıl var. Belki de ben gibisi gelmez bir daha. Beyfendilikte sınırları zorluyorum.

Hemen sokuluyor yanıma maya prensesi. Gözleri ıslak ve mavi. Sarı saçları omzuna dökülüyor. Göğsünde bir nazar boncuğu var. “Aman” diyorum eksik etmesin onu hiç göğsünden. Çünkü onun gibi güzeli de gelmez dünyaya. Mavi gözlerini biraz da boynunu sağa eğip deviriyor gözlerime. Arkasına sakladığı hediyeyi sımsıkı tutmuş. “Luzümü yok ki hediye getirmenin, sen bu partinin şeref konuğusun” demek geçiyor içimden. Ağır başlılığımı elden bırakmamak için susuyorum. Sadece küçük bir tebessüm. Halbuki kelebekler uçuşuyor zihnimde, karıncalar yol bellemiş ayağımı. Tavşan sekiyor gönlümde. Çok geçmeden uzatıyor arkasına sakladığı hediye paketini. Büyük kırmızı kurdeleleri var paketin üzerinde. Parlak bir jelatinle kaplı. “Açma sakın” diyor ben gitmeden. Bir güvercin kadar ürkek. Naif ve mesafeli. “Olur” diyorum maya prensesi. Hediyeyi alıp beyfendi gibi gönlümün baş köşesine koyuyorum. Varlığın şenlendiriyor zaten varlığımı. Parti bitince ilk onun hediyesini açıyorum tabi. Diğer hediyeler umurumda değil. Küçük karton bir kutunun içinden küçük siyah bir kaset çalar çıkıyor, walkman diyorlar adına. İçinde yabancı şarkılar söyleyen bir adamın kaseti var. Ne dediğini anlamasam da çalan şarkılardan birene teslim ediyorum benliğimi. Tekrar tekrar çalıyor. Tam dört yaşına bastım. Babam gibi büyük bir adamım ben. Biliyorum artık sorumluluk almam gerek. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık. Onunla iyi bir gelecek kurmam gerek. Heyecanlıyım. Lakin çaktırmıyorum etrafıma. Usturubumu bozmuyorum. Beyfendilik böyle olmayı gerektirmez mi?

Sezer Demir

13 Mart 2012 Salı

Adı Bende Saklı



Yalnızlık, boş bir kağıt parçası gibi; henüz üzeri karalanmamış. Eşini arıyor. Sonbahar da düşmeye yüz tutmuş bir yaprak gibi kopmak üzere. Gökyüzü eskisi gibi parlak değil. Zifiri karanlık yutmuş diğer tüm çizgileri. Çöpe atılmış bir müsvette hissine kapılması an meselesi.  Yalnızlığını sonlandıracak olanı; kalemi bekliyor. Kalem ona nazaran daha hovarda. Kimi zaman temiz bir sayfa olmasa da elindekiyle yetinebiliyor. Ancak farkında ömrünün uzun olmayacağının. Onların ihtiyacı olan şey birbirlerine kavuşmak. Bir de mum ışığı. En güzel hikayelerin yolunu gösterecek bir deniz feneri...

Mürekkebi kurumaya yüz tutmuş bir kalem gibi uyandırılmayı beklemekle geçti zaman. Üstelik yazacak bembeyaz kağıtları da vardı. Yeryüzündeki varlığımın bir sebebi olduğunu hissettiren mısraların uzağında, belirsizlik hissinin bitişiğinde buluverdi kendini. Tek yapabildiği hayal kurmaktı. Oysa yazamadıktan sonra bir anlamı yoktu. Sonra uyandırılmayı beklemenin en büyük ceza olduğunu farketti. Ardından toprağın derinine gömdüğü kalemi sandıktaki mürekkebin yanına çıkardı. Önünde istemediği kadar çok kağıt var şimdi. işte o mum ışığı ona yol gösterecekti…

Sezer Demir

23 Aralık 2011 Cuma

Çam Ağacı



Yalnız bir çam ağacı; üzeri parıldıyor,  ışıklarla kaplı bir çam. Aslında zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin göstergesi. Yeni umutları simgeliyor. Fakat önce geçirdiğin yıl ile yüzleşmen lazım. Geride gördüklerin ağacın üzerindekiler kadar parlak mı? Arkanda bıraktığın yıl gerçekten harika mıydı yoksa ağaca vuran ay yansıması kadar sahte mi? Ya Ay'ın önüne bir bulut geçerse? Her zaman kendi pencerenden baktın, artık başka bir  açıdan kendi eylemlerine bakacak kadar cesur musun? Yılın bu günlerinde kendi başına kalırsın. O yalnız çam ağacı sensin. Yörüngende kaç tane Ay var? 



Görüyorum; kimselere söyleyemesem de bunları kendimden saklamaya ihtiyacım yok. Görmek istediklerinin hepsi birer güzel hatıra, ya o bulutun ardındakiler! 
-Yaptığım hataları kabul etsem, onları insalarla paylaşsam bana gülerler mi? 
-Ama kimselere bir şey anlatmana gerek yok. Dur gitme, artık geride kaldı. Döndüremezsin hiçbir şeyi. Biliyorum; değiştiğini göstermek istiyorsun. 
-Artık o eski ben değilim, evet o hataları yapacak kadar aptaldım fakat artık değişitim. Bunu onlara göstermem lazım. 
-Hayır, gidemezsin. Dur! Doğru yoldasın, bugün büyüdün! En azından gittiğin bir yol var. Onlar artık senin yörügende değil. Artık başkaları senin uydun. Yeni bir yıl geliyor, yeni umutlar; aydınlık olacağını ümid ettiklerin. Aslında hepsi senin elinde. Şimdi bir dilek dile ve sonra püf…

Sezer Demir

12 Aralık 2011 Pazartesi

Taş Plak


     Bugünlerde her şey çabuk tükenir oldu. Saygı, sevgi ve aşk bu listenin en üstündeydi. Sabır da bunlara eklenince zaman yitirdi bütün anlamını. Plaklar eskisi gibi yerlerini aldı. Eski büyüsü olmasa da zevki hala doyumsuz. 
                                                   *
     Düşen yapraklar yine aynı fakat esen rüzgarlar dokunuyo insanın ruhuna. Arar oldu insanoğlu geçmişi çünkü bilmez ne çıkar yarın bahtına. Her şey çabuk tükenir oldu; yaktığın sigara, dinlediğin şarkı, doldurduğun kadeh...

Sezer Demir

21 Kasım 2011 Pazartesi

Yasak İnternet


Bugün günlerden 21 Kasım, Pazartesi.
Bu gün alelade bir gün değil çünkü;
Bugün internetin adı "özgürlük",
Yarın duvarları olan kısır döngü.
                 *
Bugün personam var,
Yarın bunu takmamı engelleyen eller.
Bugün sanal ortamda yaptıklarım beni ilgilendiriyor,
Yarın başkası bu hakkımı elimden alıyor.
                 *
Bugün başka kültürlere ait diziler indireceğim bir gün,
Yarın yerel yapımlara mecbur kalacağım.
Bugün günlerden torrent,
Yarın "dur" diye uyaran filtreler.
                 *
Bugün Sigmund Frued okuyacağım günlerden,
Yarın baltalanmış bilgilerle idare edeceğim.
Bugün yarın olacaklardan bihaberim,
Yarın bu günü arayacağım.

Bu gün alelade bir gün değil çünkü;
Bugün dijital çağdayız,
Yarın çağ düşüyoruz...

Sezer Demir

31 Ekim 2011 Pazartesi

Mandalina Kabukları



 Karanlık bir sonbahar günü daha. Hüzünlenmek için gökyüzünden başka sebep aramaya dahi gerek yok. Böyle havalarda çocuk olmak istiyor insan. Bi haber etrafından, dünya sadece senin etrafında dönüyor. Hayal gücün öylesine kuvvetli ki, yapamayacağın, yenemeyeceğin, göze alamayacağın hiçbir şey yok. Tek derdin mandalinanı nasıl yiyeceğine karar verememek. Tam ucundan emerek mi yoksa derisini ortadan ikiye ayırıp bir karpuz dilimi edasında ortaya çıkanı yemek mi? En iyi dostların oyuncakların. Hele ki bir de maket bir uçağın varsa, onu uzanabildiğin kadar yukarı kaldırıp tüm gökyüzünde gezdirmek tüm keyiflere bedel... 


Yaşadığın semte pazar kurulduğunda senden mutlusu yok çünkü o gün senin taze nohut yiyeceğin gün. Yemyeşil dallarında ıslak taze nohutlar. Alıç satan yaşlı amcaların yollarını gözlersin. İpe dizilmiş sarı ve kırmızı renkteki alıçlar hemen boyna asılır. Öylesine çok olur ki hiç bitmeyeceğini sanırsın. Eline kağıt ve kalem tutuşturulduğunda önce korkarsın fakat adını yazmaya başladığın ilk gün süper kahramanlığa terfi edersin. O gün kalemin kılıçtan keskin olduğunu anlarsın. Ali ile tanışırsın. Sonra hayatına Ayşe girer. Artık Ayşe ata bakmasın, biraz da seni görsün istersin. Sen 5, 6 yaşlarında kocaman bir adamsındır.  Küçük şeylerden mutlu olmayı senden çok kimseler bilemez çünkü senin gözünde küçük ya da büyük hiçbir şey yoktur. Havanın kapalı ya da yağmurlu olması da seni hiç ilgilendirmez çünkü sen yaşadığın küçük dünyada değil, yarattığın büyük dünyada alt edemeyeceğin bir şeyin varlığını kabul etmezsin...

Sezer Demir

5 Eylül 2011 Pazartesi

Sinema Kulübü


      Bu hafta birbirinden güzel filmler izleme fırsatı buldum. Başrollerini Rufus Sewell ve Jennifer Connelly'in paylaştığı "Dark City", Matrix vari bir senaryoya sahip. Jennifer Connelly'in seslendirdiği şarkılar ve filmin puslu havası 100 dakikalık doyumsuz bir tad sunuyor. İyi senaryo, iyi oyuncular ve doğru tercih edilmiş müzikler. Bugünkü şartlarda ve daha büyük bir prodüksiyon ile çekilmiş olsaydı belki Matrix'in önüne dahi geçebilirdi. 

  İzlediğim bir diğer film ise  Mr. Nobody. Epey uzun bir film olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Tam tamına iki buçuk saat. Kelebek Etkisi tadında bir film. Requiem for a Dream' den hatırladığımız Jared Leto yine döktürüyor."Kim kiminleydi - o kimdi- şimdi bu hangisi" gibi soruların sıklıkla yer aldığı, takip zorunluğu gerektiren filmlerden hoşlanıyorsanız, bence bi şans verin derim. Bazı sahnelerin gereğinden fazla uzatıldığını düşünsem de keyifle izledim.


      Geldik haftanın filmine: The Jacket. İmkansız aşk ve harkulade müzikler. Adrien Brody ve Keira Knightley'in başrollerini paylaştığı film mutlaka izlenmesi gereken filmlerden. Adrien, Piyanist'te olduğu gibi yine bahtsız bedevi. Başına gelmeyen kalmıyor. Bu film de 100 dakikalık çıtır filmlerden. The Jacket, bu hafta izlediğim en iyi film olma ünvanını taşıyor. Haydi şimdi çıkın ve bu filmlerin dvd lerini edinin. Ekonomiye katkınız olsun!



20 Temmuz 2011 Çarşamba

Dejavu

   
Kafam karmakarışık. Düşüncelerimi toplayamıyorum. Yazmak istiyorum: Her şeyi, herkesi... Fakat ne zaman yazmaya başlasam getiremiyorum yazmak istediğim hikayenin sonunu. Her gün biraz daha birikiyor hikayelerim. Belki nereden başlayacağımı bilmiyorum ya da nerede sonlandırmam gerektiğini. Aslında hiç birini sonlandıramıyorum. Her hikayenin gelişme kısmında hatta ve hatta en başında aklım başka hikayelere kayıyor. Sonra hayallere dalıyorum. Uyandığımda ise yine en başa dönüyorum. Nedenini bilmediğim karamsarlığa. Rüyalarımdaki kızı düşünüyorum fakat yine yarım kalıyor her şey. Dinlediğim şarkıyı yarıda kesip film izlemeye kalkıyorum. Tabi bunuda beceremiyorum. Eskiden sahip olduklarımı arıyorum. Darmadağın oluyorum. Dinleyecek olsanız, sizlere milyonlarca hikaye anlatabilirim. Ama hangisini tamamlayabileceğimi bilmiyorum...

Sezer Demir

16 Haziran 2011 Perşembe

Pazar Kültürü



     Bugün annem ile Erenköy perşembe pazarına gittik. Kendi içinde yeni bir dünya. Hatta gittiğim en büyük pazar diyebilirim. Ucu bucağı yok. Ataşehir' de böyle bir pazar alanına sahip değiliz. Cumartesi kurulan bir pazar var fakat küçük ve alabilecekleriniz çok sınırlı. Bu yüzden her sene bir defa annem ile Erenköy'de kurulan pazara gideriz. Meyve, sebze, çatal, bıçak, tabak, kolye, küpe, penye, don, külot... Ne ararsan mevcut.  7 den 70 e her yaştan, her sosyo-ekonomik statü den insanı görmek mümkün. Satıcılar da öyle söylendiği gibi avaz avaz bağırmıyor. Alışveriş merkezinde daha fazla tacize uğruyor insan. Sürekli başınızda dikilen birisi yok pazarlarda. Daha rahatsınız. Süslenip gelen kadınlar yine var ama salaş gelenler de çok.


     Gitmeden önce liste yapmanıza da gerek yok. Orada ne hoşuna giderse, neyi beğenirsen çok da cüzi bir miktara alabiliyorsun. Biz bugün pul biber de aldık, garip bir çaydanlıkta. Zaten her şey iç içe. Bir mağazadan çıkıp diğerine girme durumunuz yok. Kafanı kaldırıp bakıyorsun ve beğenirsen satın alıyorsun. Daha az kapitalizm kokuyor buralar. Bana gelince, evet yapmam gerekeni yaptım; 3 çift çorap aldım ve sadece 5 tl. Zaten çorap dediğin pazardan alınmaz mı?