29 Nisan 2013 Pazartesi

Beyfendi


Kasetçalarımda aynı kaset, hep onu dinliyorum, aynı şarkıyı, üşenmeden, usanmadan tekrar tekrar geri sarıp ruhuma dokunan o şarkıyı dinliyorum. Yabancı. Anlamıyorum sözlerini, belki küfrediyor. Ama öyle güzel ki sesi, ecdadıma sövse lütuf kabul edip tebessümü yüzümden eksik etmiyorum. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık. Bugün 4. yaşıma bastım. O da gelmişti yeni yaşımı kutlamaya. Yeni bene merhaba demeye, sevincime ortak olmaya. Omuzunda pembe çiçek deseni olan bir elbise vardı üzerinde, aşağıları plili. Büyük kahverengi sokak kapısından içeri girer girmez etrafına bakındığını hatırlıyorum. Beni arıyordu besbelli. İstifimi bozmadım hiç. Göz göze geldik. Babasının sımsıkı tuttuğu elini bir çırpıda bırakıp büyük adımlarla yanıma koştu. Biraz sonra bana vereceği hediyeyi sanki ben hiç gömemişim gibi arkasına sakladı. Hiç görmemişim gibi davrandım. Beyfendi olmak bunu gerektirmez mi?

Pasta geldi masaya. Böyle şatafatlı işleri sevmem ama her yıl onun sırf benim için süslenip hanım hanımcık bir kıza dönüşmesi gururumu okşuyor. Her yıl özenle bu güne hazırlandığını bildiğim için ben de tam bir beyfendi gibi takım elbisemi üzerime geçiyorum. Ancak kravat denen meret çekilecek dert değil doğrusu. Sanki ben değil o beni geçirmiş üzerine, hayatın fazlalığı olduğumu düşünüyorum. Doğru dürüst yutkunamıyor bile insan. Fakat onun kadar zarif bir bayanın yanında en az onun kadar şık olmak için kravatı boynumdan eksik etmiyorum. Beyfendiler böyle yapmazlar mı?

Tam dört tane mum var içinde muz dilimleri olan çikolatalı pastanın üzerinde. Her biri arkada bıraktığım dertli yıllarımı temsil ediyor. Dört uzun yıl. Göz açıp kapayıncaya kadar geçmiyor öyle. Hem kolay mı hemen büyümek? Kimi zaman yelkovan kesiyor akrebi kovalamayı. Öyle olunca oyunlara dalıyorum. Kırmızı bir arabam var, lüks mü lüks. Sürüyorum peşinden akrebi, belki yelkovan cana gelir diye. Fakat artık büyüdüm ben, dört yaşına gelmiş koca adama yakışmaz oyuncak arabalar peşine hayallere dalmak. Ardımda bıraktığım yılların hatrına bir nefeste söndürüyorum çikolatalı pastanın üzerindeki mumları. Sonra alkış kıyamet. Evet, iyi ki doğmuşum ben. 40 yılda bir gelir ben gibileri. Bu döngünün -şimdilik- son parçasıyım ben. Bu hükmü sürüp şeref madalyonunu göğsümden eksik etmemek için daha önümde tam 35 koca yıl var. Belki de ben gibisi gelmez bir daha. Beyfendilikte sınırları zorluyorum.

Hemen sokuluyor yanıma maya prensesi. Gözleri ıslak ve mavi. Sarı saçları omzuna dökülüyor. Göğsünde bir nazar boncuğu var. “Aman” diyorum eksik etmesin onu hiç göğsünden. Çünkü onun gibi güzeli de gelmez dünyaya. Mavi gözlerini biraz da boynunu sağa eğip deviriyor gözlerime. Arkasına sakladığı hediyeyi sımsıkı tutmuş. “Luzümü yok ki hediye getirmenin, sen bu partinin şeref konuğusun” demek geçiyor içimden. Ağır başlılığımı elden bırakmamak için susuyorum. Sadece küçük bir tebessüm. Halbuki kelebekler uçuşuyor zihnimde, karıncalar yol bellemiş ayağımı. Tavşan sekiyor gönlümde. Çok geçmeden uzatıyor arkasına sakladığı hediye paketini. Büyük kırmızı kurdeleleri var paketin üzerinde. Parlak bir jelatinle kaplı. “Açma sakın” diyor ben gitmeden. Bir güvercin kadar ürkek. Naif ve mesafeli. “Olur” diyorum maya prensesi. Hediyeyi alıp beyfendi gibi gönlümün baş köşesine koyuyorum. Varlığın şenlendiriyor zaten varlığımı. Parti bitince ilk onun hediyesini açıyorum tabi. Diğer hediyeler umurumda değil. Küçük karton bir kutunun içinden küçük siyah bir kaset çalar çıkıyor, walkman diyorlar adına. İçinde yabancı şarkılar söyleyen bir adamın kaseti var. Ne dediğini anlamasam da çalan şarkılardan birene teslim ediyorum benliğimi. Tekrar tekrar çalıyor. Tam dört yaşına bastım. Babam gibi büyük bir adamım ben. Biliyorum artık sorumluluk almam gerek. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık. Onunla iyi bir gelecek kurmam gerek. Heyecanlıyım. Lakin çaktırmıyorum etrafıma. Usturubumu bozmuyorum. Beyfendilik böyle olmayı gerektirmez mi?

Sezer Demir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder