Kasetçalarımda aynı kaset, hep onu dinliyorum, aynı şarkıyı, üşenmeden, usanmadan tekrar tekrar
geri sarıp ruhuma dokunan o şarkıyı dinliyorum. Yabancı. Anlamıyorum sözlerini,
belki küfrediyor. Ama öyle güzel ki sesi, ecdadıma sövse lütuf kabul edip
tebessümü yüzümden eksik etmiyorum. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık.
Bugün 4. yaşıma bastım. O da gelmişti yeni yaşımı kutlamaya. Yeni bene merhaba
demeye, sevincime ortak olmaya. Omuzunda pembe çiçek deseni olan bir elbise
vardı üzerinde, aşağıları plili. Büyük kahverengi sokak kapısından içeri girer
girmez etrafına bakındığını hatırlıyorum. Beni arıyordu besbelli. İstifimi
bozmadım hiç. Göz göze geldik. Babasının sımsıkı tuttuğu elini bir çırpıda
bırakıp büyük adımlarla yanıma koştu. Biraz sonra bana vereceği hediyeyi sanki
ben hiç gömemişim gibi arkasına sakladı. Hiç görmemişim gibi davrandım.
Beyfendi olmak bunu gerektirmez mi?
Pasta geldi masaya. Böyle
şatafatlı işleri sevmem ama her yıl onun sırf benim için süslenip hanım
hanımcık bir kıza dönüşmesi gururumu okşuyor. Her yıl özenle bu güne
hazırlandığını bildiğim için ben de tam bir beyfendi gibi takım elbisemi
üzerime geçiyorum. Ancak kravat denen meret çekilecek dert değil doğrusu. Sanki
ben değil o beni geçirmiş üzerine, hayatın fazlalığı olduğumu düşünüyorum.
Doğru dürüst yutkunamıyor bile insan. Fakat onun kadar zarif bir bayanın
yanında en az onun kadar şık olmak için kravatı boynumdan eksik etmiyorum.
Beyfendiler böyle yapmazlar mı?
Tam dört tane mum var
içinde muz dilimleri olan çikolatalı pastanın üzerinde. Her biri arkada
bıraktığım dertli yıllarımı temsil ediyor. Dört uzun yıl. Göz açıp kapayıncaya
kadar geçmiyor öyle. Hem kolay mı hemen büyümek? Kimi zaman yelkovan kesiyor
akrebi kovalamayı. Öyle olunca oyunlara dalıyorum. Kırmızı bir arabam var, lüks
mü lüks. Sürüyorum peşinden akrebi, belki yelkovan cana gelir diye. Fakat artık
büyüdüm ben, dört yaşına gelmiş koca adama yakışmaz oyuncak arabalar peşine
hayallere dalmak. Ardımda bıraktığım yılların hatrına bir nefeste söndürüyorum
çikolatalı pastanın üzerindeki mumları. Sonra alkış kıyamet. Evet, iyi ki
doğmuşum ben. 40 yılda bir gelir ben gibileri. Bu döngünün -şimdilik- son
parçasıyım ben. Bu hükmü sürüp şeref madalyonunu göğsümden eksik etmemek için
daha önümde tam 35 koca yıl var. Belki de ben gibisi gelmez bir daha.
Beyfendilikte sınırları zorluyorum.
Hemen sokuluyor yanıma
maya prensesi. Gözleri ıslak ve mavi. Sarı saçları omzuna dökülüyor. Göğsünde
bir nazar boncuğu var. “Aman” diyorum eksik etmesin onu hiç göğsünden. Çünkü
onun gibi güzeli de gelmez dünyaya. Mavi gözlerini biraz da boynunu sağa eğip
deviriyor gözlerime. Arkasına sakladığı hediyeyi sımsıkı tutmuş. “Luzümü yok ki
hediye getirmenin, sen bu partinin şeref konuğusun” demek geçiyor içimden. Ağır
başlılığımı elden bırakmamak için susuyorum. Sadece küçük bir tebessüm. Halbuki
kelebekler uçuşuyor zihnimde, karıncalar yol bellemiş ayağımı. Tavşan sekiyor
gönlümde. Çok geçmeden uzatıyor arkasına sakladığı hediye paketini. Büyük
kırmızı kurdeleleri var paketin üzerinde. Parlak bir jelatinle kaplı. “Açma
sakın” diyor ben gitmeden. Bir güvercin kadar ürkek. Naif ve mesafeli. “Olur”
diyorum maya prensesi. Hediyeyi alıp beyfendi gibi gönlümün baş köşesine koyuyorum.
Varlığın şenlendiriyor zaten varlığımı. Parti bitince ilk onun hediyesini
açıyorum tabi. Diğer hediyeler umurumda değil. Küçük karton bir kutunun içinden
küçük siyah bir kaset çalar çıkıyor, walkman diyorlar adına. İçinde yabancı
şarkılar söyleyen bir adamın kaseti var. Ne dediğini anlamasam da çalan
şarkılardan birene teslim ediyorum benliğimi. Tekrar tekrar çalıyor. Tam dört
yaşına bastım. Babam gibi büyük bir adamım ben. Biliyorum artık sorumluluk
almam gerek. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık. Onunla iyi bir gelecek
kurmam gerek. Heyecanlıyım. Lakin çaktırmıyorum etrafıma. Usturubumu
bozmuyorum. Beyfendilik böyle olmayı gerektirmez mi?
Sezer Demir