6 Haziran 2013 Perşembe

Diren Meşe Ağacı

Yürüyoruz,  hep güneşe yürüyoruz.
Gökyüzü karanlık ve mağrur.
Simsiyah bulut olmuş göğe atılan gazlar.
Geçit yok. İsyan var. Direniş var.
Yolumuz karanlık. Hazır kıta emperyalistler.
Sicim gibi dizilmiş. Gülüyor bıyık altından.
Ama bilmiyor kararlıyız biz.
Volkan gibi patlarız.
Bombaların durduramaz bu seli.
Güçlü kılar direnişi.
Halk var bu kez karşında.
İşçiler var, madenciler var.
Baskıcı düzene karşı çArşı var.
Portakal bahçesi Taksim.
Memleketimin acı biberi bu kez tatlı halkıma.
Meşe kokar her yan. Ihlamur kokar.
Bizim bahçemiz buralar.
Ağaçlar bizim;
Ay kadar parlak ama yeşil yeşil.
Balomuz var bugün.
Taksim’in en orta yerinde.
Bam teline vuruyor Ankara.
İzmir çağlıyor.
En önde halk var, arkada yine halk.
Geçit yok. Direniş var...


4 Mayıs 2013 Cumartesi

Bunker Tepesi


Arturo Bandini  anısına...   

Samy için alelade bir geceydi. Yine aynı barın aynı koltuğunda rutinini gerçekleştiriyordu. Barın ışıklar loş, içerisi sessizdi. Doğrusu gecenin bu saati "Merlin'in yeri" pek tenha olurdu. Dört, bilemeden beş kişi. İki biradan sonra doğru sayamazdı Samy. Bu yüzden içeride toplamda kaç kişi olduklarını kestiremiyordu yine. Zaten umurunda değildi. Umurunda olan tek şey bardağını 10 cente içtiği içkinin sonraki sefere sidikten çok biraya benzemesiydi. Doğrusu aylardır her akşam iş çıkısı bunu ümid ederek geliyordu bara. Ancak ikinci dünya savaşı çıktığından beri doğru düzgün içki bulunmuyordu Bunker Tepesinde. Çünkü hükümet ülkedeki içkilerin neredeyse tümünü, ateşkes ilan edildiğinde, askerler içip moral depolasın diye doğu avrupadaki cephelere göndermişti. Ancak Samy’e göre hükümetin tek amacı cephedeki askerlerin kafayı bulup ölüm korkusu güdmeksizin korkusuzca savaşmalarını sağlamaktı. Bu yüzden orduya katılmadığı için bir an bile üzülmedi. Ama önüne bira diye konulan kalitesiz içkiden aldığı her yudumdan sonra cepheye gitmediğine bin pişman oluyor, şimdi oturduğu köhne barın gıcırdıyan kolduğunda binlerce kilometre uzakta atılan kurşunlardan birinin gelip alnının ortasına saplanmasını istiyordu.

Yine de keyfi yerindeydi Samy’nin. Günlüğü 1 dolara çalıştığı tamirhaneye fazla otomobil gelmiyordu şu günlerde. Çünkü Bunker Hill’in tüm vatanseverleri -Merlin’in barında- alkolünden fazlası su olan içkilerden içip kafayı kırmak yerine ikinci dünya savaşı için orduya katılıp belki de kaliteli içkiler içmeyi ve daha önce hiç bulunmadıkları, hatta ve hatta isimlerini ilk kez duydukları ülkelerden birinde hiç tanımadıkları insanlara mermi saydırıp ülkelerinin sözde geleceğini korumaya tercih etmişti. Samy ise zamanının çoğunu kocasını savaşa gönderen asker eşlerini teselli etmekle ve külüstür arabalarına bakım yapmakla harcıyordu. Genellikle arabaların patlayan tekerleri yenileriyle değiştiriyor ya da benzini bittiği için yürümeyen otomobillerin depolarına benzin çekiyordu. Yahut şişko patronu Jack ile cephedeki durumu kulaktan dolma haberlerle masaya yatırırdı. Fakat Samy’e göre okyanusun öteki ucundaki kaos Amerika’nın savaşa girmesini gerektirmeyecek kadar uzaktaydı ve bunu açık yüreklilikle biraz da pervasızca dile getirmekten hiç çekinmiyordu. Bu yüzden şişko patronu Jack ile savaş muhabbetleri kimi zaman münakaşaya dönüyor ve sağ bacağını birinci dünya savaşında kaybettiği için orduya kabul edilmeyen Jack’in etrafa tükürükler saçarak ona hakaretler savurmasına neden oluyordu.  

Önündeki birayı bir dikişte içti Samy. Gözü pekti bu gece. Cebinde 2 doları vardı nasılsa. Barın arkasındaki Tom’a el işaretiyle bir bira siparişi daha verdi. Pek sevmezdi onu. Çünkü uzun boyluydu Tom. Ela gözlü. Yakışıklı. Bunker Hill’in en gözde bekarlarındandı belki de. Yani Samy’in her yönden zıttıydı. Samy çirkin ve pisti. Çok akşam sarhoş kadınların Tom ile flörtleştiğine şahit olmuş, gecenin sonunda Tom’un o kadınları nasıl becerdiğini içinde hayata karşı biriken öfkeyle kendi yatağı üzerinde yalnız başına düşünmüştü. Kıskanırdı onu. “Ama yatakta bu aşağılık serseriden daha iyiyimdir” diye kendini telkin etmekten asla vazgeçmezdi.

Tom bardağı sertçe bırakınca Samy’nin önüne, yarısı zaten su olan biranın köpüğü etrafa saçıldı. Aldırış etmedi ikisi de. Sarhoş budalaların üzerine bira ve sigara külü döktüğü masaları silmek için kullandığı bir bezi vardı Tom’un. Şimdi de Samy’in karşısına dikilmiş geniş omuzlarından eksik etmediği aynı sarı bez ile sol elinde tuttuğu bira bardağını kuruluyordu. Yine o sarı bezle kimi zaman Tom’un ucuz kundurularını parlatmaya çalıştığına bile şahit olmuştu Samy. Bu yüzden o pis bezi Tom’un boğazına tıkmak Samy’in bu dünyadaki en canlı arzusuydu bugünlerde. “Ahbap” dedi Tom kaşlarıyla barın diğer ucundaki müzik kutusunu işaret ederek. Bedeninin üzerinde güçlükle taşıdığı başını eydiği önünden kaldırıp o yöne baktı Samy. “Dakikalardır sana bakıyor ordan” Aldırış etmedi Samy. İhtimal vermiyordu. Önündeki soğuk biradan yudumlamaya devam etti. Kafasında kırk tilki dolanıyordu. 35 model siyah Forduyla Bunker tepesini dikiz aynasına aldığı günü hayale daldı. Ilık rüzgar vuruyordu yüzüne. “Sen hiç New York’ta bulundun mu?” diye sordu Tom’a. “Tabi” dedi alaycı bir bakışla. Başladı anlatmaya. Dinlemeyi kesti Samy. Pişman olmuştu sorduğuna. “Aşağılık orospu çocuğu” dedi içinden. “Palavralarını başkalarına sakla.”

İçmeye devam etti Samy. Kafasını kaldırıp barın öteki ucuna göz kesti. Tom’un bahsettiği kadın yirmilerinden çıtır bir meksikalıydı. Beyaz bir elbisesi vardı, omuzları açık. Kadın ona 3. Sınıftaki büyük aşkı Camella’yı hatırlattı. Onu kuytu köşelerde sıkıştırır, fırsat buldukça öpüp ellemeye çalışırdı. Samy’nin yüzünde büyük bir gülümseme peydah oldu. Çok oluyordu böyle içten gülmeyeli. Küçük hesaplar yapan o budala halini hatırladıkça gülümsemesi büyüdü ve bastı kahkahayı. “Güzel Camella’m” dedi. Kadınla göz göze geldiler. Samy bardağını havaya kaldırıp “Şerefe” diye haykırdı kadına. Keyfi yerine gelmişti yine. Ucuz Meksikalı badağını kaptığı gibi küçük adımlarla Samy’nin yanında aldı soluğu. “Adın ne?” diye sordu Samy. Vanessa Perez, dedi Meksikalı. Ben sana Camela diyeceğim bu gece, dedi Samy. Benim küçük güzel Camella’m. Bir dolar verirsen istediğin herkes olurum bu gece, dedi ucuz meksikalı. “Hey Tom” dedi Samy bağırarak. Bu gece onu alt etmiş gibiydi. Bize iki bira, diye bağırdı. Yanındaki bir fahişe bile olsa zafer sarhoşu olmuştu çoktan Samy.  

Sezer Demir

29 Nisan 2013 Pazartesi

Beyfendi


Kasetçalarımda aynı kaset, hep onu dinliyorum, aynı şarkıyı, üşenmeden, usanmadan tekrar tekrar geri sarıp ruhuma dokunan o şarkıyı dinliyorum. Yabancı. Anlamıyorum sözlerini, belki küfrediyor. Ama öyle güzel ki sesi, ecdadıma sövse lütuf kabul edip tebessümü yüzümden eksik etmiyorum. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık. Bugün 4. yaşıma bastım. O da gelmişti yeni yaşımı kutlamaya. Yeni bene merhaba demeye, sevincime ortak olmaya. Omuzunda pembe çiçek deseni olan bir elbise vardı üzerinde, aşağıları plili. Büyük kahverengi sokak kapısından içeri girer girmez etrafına bakındığını hatırlıyorum. Beni arıyordu besbelli. İstifimi bozmadım hiç. Göz göze geldik. Babasının sımsıkı tuttuğu elini bir çırpıda bırakıp büyük adımlarla yanıma koştu. Biraz sonra bana vereceği hediyeyi sanki ben hiç gömemişim gibi arkasına sakladı. Hiç görmemişim gibi davrandım. Beyfendi olmak bunu gerektirmez mi?

Pasta geldi masaya. Böyle şatafatlı işleri sevmem ama her yıl onun sırf benim için süslenip hanım hanımcık bir kıza dönüşmesi gururumu okşuyor. Her yıl özenle bu güne hazırlandığını bildiğim için ben de tam bir beyfendi gibi takım elbisemi üzerime geçiyorum. Ancak kravat denen meret çekilecek dert değil doğrusu. Sanki ben değil o beni geçirmiş üzerine, hayatın fazlalığı olduğumu düşünüyorum. Doğru dürüst yutkunamıyor bile insan. Fakat onun kadar zarif bir bayanın yanında en az onun kadar şık olmak için kravatı boynumdan eksik etmiyorum. Beyfendiler böyle yapmazlar mı?

Tam dört tane mum var içinde muz dilimleri olan çikolatalı pastanın üzerinde. Her biri arkada bıraktığım dertli yıllarımı temsil ediyor. Dört uzun yıl. Göz açıp kapayıncaya kadar geçmiyor öyle. Hem kolay mı hemen büyümek? Kimi zaman yelkovan kesiyor akrebi kovalamayı. Öyle olunca oyunlara dalıyorum. Kırmızı bir arabam var, lüks mü lüks. Sürüyorum peşinden akrebi, belki yelkovan cana gelir diye. Fakat artık büyüdüm ben, dört yaşına gelmiş koca adama yakışmaz oyuncak arabalar peşine hayallere dalmak. Ardımda bıraktığım yılların hatrına bir nefeste söndürüyorum çikolatalı pastanın üzerindeki mumları. Sonra alkış kıyamet. Evet, iyi ki doğmuşum ben. 40 yılda bir gelir ben gibileri. Bu döngünün -şimdilik- son parçasıyım ben. Bu hükmü sürüp şeref madalyonunu göğsümden eksik etmemek için daha önümde tam 35 koca yıl var. Belki de ben gibisi gelmez bir daha. Beyfendilikte sınırları zorluyorum.

Hemen sokuluyor yanıma maya prensesi. Gözleri ıslak ve mavi. Sarı saçları omzuna dökülüyor. Göğsünde bir nazar boncuğu var. “Aman” diyorum eksik etmesin onu hiç göğsünden. Çünkü onun gibi güzeli de gelmez dünyaya. Mavi gözlerini biraz da boynunu sağa eğip deviriyor gözlerime. Arkasına sakladığı hediyeyi sımsıkı tutmuş. “Luzümü yok ki hediye getirmenin, sen bu partinin şeref konuğusun” demek geçiyor içimden. Ağır başlılığımı elden bırakmamak için susuyorum. Sadece küçük bir tebessüm. Halbuki kelebekler uçuşuyor zihnimde, karıncalar yol bellemiş ayağımı. Tavşan sekiyor gönlümde. Çok geçmeden uzatıyor arkasına sakladığı hediye paketini. Büyük kırmızı kurdeleleri var paketin üzerinde. Parlak bir jelatinle kaplı. “Açma sakın” diyor ben gitmeden. Bir güvercin kadar ürkek. Naif ve mesafeli. “Olur” diyorum maya prensesi. Hediyeyi alıp beyfendi gibi gönlümün baş köşesine koyuyorum. Varlığın şenlendiriyor zaten varlığımı. Parti bitince ilk onun hediyesini açıyorum tabi. Diğer hediyeler umurumda değil. Küçük karton bir kutunun içinden küçük siyah bir kaset çalar çıkıyor, walkman diyorlar adına. İçinde yabancı şarkılar söyleyen bir adamın kaseti var. Ne dediğini anlamasam da çalan şarkılardan birene teslim ediyorum benliğimi. Tekrar tekrar çalıyor. Tam dört yaşına bastım. Babam gibi büyük bir adamım ben. Biliyorum artık sorumluluk almam gerek. Çünkü aşığım, kocaman budala bir aşık. Onunla iyi bir gelecek kurmam gerek. Heyecanlıyım. Lakin çaktırmıyorum etrafıma. Usturubumu bozmuyorum. Beyfendilik böyle olmayı gerektirmez mi?

Sezer Demir