23 Aralık 2011 Cuma

Çam Ağacı



Yalnız bir çam ağacı; üzeri parıldıyor,  ışıklarla kaplı bir çam. Aslında zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin göstergesi. Yeni umutları simgeliyor. Fakat önce geçirdiğin yıl ile yüzleşmen lazım. Geride gördüklerin ağacın üzerindekiler kadar parlak mı? Arkanda bıraktığın yıl gerçekten harika mıydı yoksa ağaca vuran ay yansıması kadar sahte mi? Ya Ay'ın önüne bir bulut geçerse? Her zaman kendi pencerenden baktın, artık başka bir  açıdan kendi eylemlerine bakacak kadar cesur musun? Yılın bu günlerinde kendi başına kalırsın. O yalnız çam ağacı sensin. Yörüngende kaç tane Ay var? 



Görüyorum; kimselere söyleyemesem de bunları kendimden saklamaya ihtiyacım yok. Görmek istediklerinin hepsi birer güzel hatıra, ya o bulutun ardındakiler! 
-Yaptığım hataları kabul etsem, onları insalarla paylaşsam bana gülerler mi? 
-Ama kimselere bir şey anlatmana gerek yok. Dur gitme, artık geride kaldı. Döndüremezsin hiçbir şeyi. Biliyorum; değiştiğini göstermek istiyorsun. 
-Artık o eski ben değilim, evet o hataları yapacak kadar aptaldım fakat artık değişitim. Bunu onlara göstermem lazım. 
-Hayır, gidemezsin. Dur! Doğru yoldasın, bugün büyüdün! En azından gittiğin bir yol var. Onlar artık senin yörügende değil. Artık başkaları senin uydun. Yeni bir yıl geliyor, yeni umutlar; aydınlık olacağını ümid ettiklerin. Aslında hepsi senin elinde. Şimdi bir dilek dile ve sonra püf…

Sezer Demir

12 Aralık 2011 Pazartesi

Taş Plak


     Bugünlerde her şey çabuk tükenir oldu. Saygı, sevgi ve aşk bu listenin en üstündeydi. Sabır da bunlara eklenince zaman yitirdi bütün anlamını. Plaklar eskisi gibi yerlerini aldı. Eski büyüsü olmasa da zevki hala doyumsuz. 
                                                   *
     Düşen yapraklar yine aynı fakat esen rüzgarlar dokunuyo insanın ruhuna. Arar oldu insanoğlu geçmişi çünkü bilmez ne çıkar yarın bahtına. Her şey çabuk tükenir oldu; yaktığın sigara, dinlediğin şarkı, doldurduğun kadeh...

Sezer Demir

21 Kasım 2011 Pazartesi

Yasak İnternet


Bugün günlerden 21 Kasım, Pazartesi.
Bu gün alelade bir gün değil çünkü;
Bugün internetin adı "özgürlük",
Yarın duvarları olan kısır döngü.
                 *
Bugün personam var,
Yarın bunu takmamı engelleyen eller.
Bugün sanal ortamda yaptıklarım beni ilgilendiriyor,
Yarın başkası bu hakkımı elimden alıyor.
                 *
Bugün başka kültürlere ait diziler indireceğim bir gün,
Yarın yerel yapımlara mecbur kalacağım.
Bugün günlerden torrent,
Yarın "dur" diye uyaran filtreler.
                 *
Bugün Sigmund Frued okuyacağım günlerden,
Yarın baltalanmış bilgilerle idare edeceğim.
Bugün yarın olacaklardan bihaberim,
Yarın bu günü arayacağım.

Bu gün alelade bir gün değil çünkü;
Bugün dijital çağdayız,
Yarın çağ düşüyoruz...

Sezer Demir

31 Ekim 2011 Pazartesi

Mandalina Kabukları



 Karanlık bir sonbahar günü daha. Hüzünlenmek için gökyüzünden başka sebep aramaya dahi gerek yok. Böyle havalarda çocuk olmak istiyor insan. Bi haber etrafından, dünya sadece senin etrafında dönüyor. Hayal gücün öylesine kuvvetli ki, yapamayacağın, yenemeyeceğin, göze alamayacağın hiçbir şey yok. Tek derdin mandalinanı nasıl yiyeceğine karar verememek. Tam ucundan emerek mi yoksa derisini ortadan ikiye ayırıp bir karpuz dilimi edasında ortaya çıkanı yemek mi? En iyi dostların oyuncakların. Hele ki bir de maket bir uçağın varsa, onu uzanabildiğin kadar yukarı kaldırıp tüm gökyüzünde gezdirmek tüm keyiflere bedel... 


Yaşadığın semte pazar kurulduğunda senden mutlusu yok çünkü o gün senin taze nohut yiyeceğin gün. Yemyeşil dallarında ıslak taze nohutlar. Alıç satan yaşlı amcaların yollarını gözlersin. İpe dizilmiş sarı ve kırmızı renkteki alıçlar hemen boyna asılır. Öylesine çok olur ki hiç bitmeyeceğini sanırsın. Eline kağıt ve kalem tutuşturulduğunda önce korkarsın fakat adını yazmaya başladığın ilk gün süper kahramanlığa terfi edersin. O gün kalemin kılıçtan keskin olduğunu anlarsın. Ali ile tanışırsın. Sonra hayatına Ayşe girer. Artık Ayşe ata bakmasın, biraz da seni görsün istersin. Sen 5, 6 yaşlarında kocaman bir adamsındır.  Küçük şeylerden mutlu olmayı senden çok kimseler bilemez çünkü senin gözünde küçük ya da büyük hiçbir şey yoktur. Havanın kapalı ya da yağmurlu olması da seni hiç ilgilendirmez çünkü sen yaşadığın küçük dünyada değil, yarattığın büyük dünyada alt edemeyeceğin bir şeyin varlığını kabul etmezsin...

Sezer Demir

5 Eylül 2011 Pazartesi

Sinema Kulübü


      Bu hafta birbirinden güzel filmler izleme fırsatı buldum. Başrollerini Rufus Sewell ve Jennifer Connelly'in paylaştığı "Dark City", Matrix vari bir senaryoya sahip. Jennifer Connelly'in seslendirdiği şarkılar ve filmin puslu havası 100 dakikalık doyumsuz bir tad sunuyor. İyi senaryo, iyi oyuncular ve doğru tercih edilmiş müzikler. Bugünkü şartlarda ve daha büyük bir prodüksiyon ile çekilmiş olsaydı belki Matrix'in önüne dahi geçebilirdi. 

  İzlediğim bir diğer film ise  Mr. Nobody. Epey uzun bir film olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Tam tamına iki buçuk saat. Kelebek Etkisi tadında bir film. Requiem for a Dream' den hatırladığımız Jared Leto yine döktürüyor."Kim kiminleydi - o kimdi- şimdi bu hangisi" gibi soruların sıklıkla yer aldığı, takip zorunluğu gerektiren filmlerden hoşlanıyorsanız, bence bi şans verin derim. Bazı sahnelerin gereğinden fazla uzatıldığını düşünsem de keyifle izledim.


      Geldik haftanın filmine: The Jacket. İmkansız aşk ve harkulade müzikler. Adrien Brody ve Keira Knightley'in başrollerini paylaştığı film mutlaka izlenmesi gereken filmlerden. Adrien, Piyanist'te olduğu gibi yine bahtsız bedevi. Başına gelmeyen kalmıyor. Bu film de 100 dakikalık çıtır filmlerden. The Jacket, bu hafta izlediğim en iyi film olma ünvanını taşıyor. Haydi şimdi çıkın ve bu filmlerin dvd lerini edinin. Ekonomiye katkınız olsun!



20 Temmuz 2011 Çarşamba

Dejavu

   
Kafam karmakarışık. Düşüncelerimi toplayamıyorum. Yazmak istiyorum: Her şeyi, herkesi... Fakat ne zaman yazmaya başlasam getiremiyorum yazmak istediğim hikayenin sonunu. Her gün biraz daha birikiyor hikayelerim. Belki nereden başlayacağımı bilmiyorum ya da nerede sonlandırmam gerektiğini. Aslında hiç birini sonlandıramıyorum. Her hikayenin gelişme kısmında hatta ve hatta en başında aklım başka hikayelere kayıyor. Sonra hayallere dalıyorum. Uyandığımda ise yine en başa dönüyorum. Nedenini bilmediğim karamsarlığa. Rüyalarımdaki kızı düşünüyorum fakat yine yarım kalıyor her şey. Dinlediğim şarkıyı yarıda kesip film izlemeye kalkıyorum. Tabi bunuda beceremiyorum. Eskiden sahip olduklarımı arıyorum. Darmadağın oluyorum. Dinleyecek olsanız, sizlere milyonlarca hikaye anlatabilirim. Ama hangisini tamamlayabileceğimi bilmiyorum...

Sezer Demir

16 Haziran 2011 Perşembe

Pazar Kültürü



     Bugün annem ile Erenköy perşembe pazarına gittik. Kendi içinde yeni bir dünya. Hatta gittiğim en büyük pazar diyebilirim. Ucu bucağı yok. Ataşehir' de böyle bir pazar alanına sahip değiliz. Cumartesi kurulan bir pazar var fakat küçük ve alabilecekleriniz çok sınırlı. Bu yüzden her sene bir defa annem ile Erenköy'de kurulan pazara gideriz. Meyve, sebze, çatal, bıçak, tabak, kolye, küpe, penye, don, külot... Ne ararsan mevcut.  7 den 70 e her yaştan, her sosyo-ekonomik statü den insanı görmek mümkün. Satıcılar da öyle söylendiği gibi avaz avaz bağırmıyor. Alışveriş merkezinde daha fazla tacize uğruyor insan. Sürekli başınızda dikilen birisi yok pazarlarda. Daha rahatsınız. Süslenip gelen kadınlar yine var ama salaş gelenler de çok.


     Gitmeden önce liste yapmanıza da gerek yok. Orada ne hoşuna giderse, neyi beğenirsen çok da cüzi bir miktara alabiliyorsun. Biz bugün pul biber de aldık, garip bir çaydanlıkta. Zaten her şey iç içe. Bir mağazadan çıkıp diğerine girme durumunuz yok. Kafanı kaldırıp bakıyorsun ve beğenirsen satın alıyorsun. Daha az kapitalizm kokuyor buralar. Bana gelince, evet yapmam gerekeni yaptım; 3 çift çorap aldım ve sadece 5 tl. Zaten çorap dediğin pazardan alınmaz mı?