3 Eylül 2014 Çarşamba

BİR ADAM ÖLDÜRDÜM VE GERİSİ GELDİ



Soğuk bir İstanbul akşamıydı. İşten yeni çıkmış, her zaman kullandığım yoldan evime yürüyordum.  Sokaklar balçık tarlasıydı. Şehirdeki pisliğin üstünü örtmeye yeltenmiş kar ayağımı kaydırmasın diye parmaklarımın üzerinde gidiyordum. Halbuki tek derdim kayıp düşmek değildi. Ayaklarımdaki çarıklar su alsın istemiyordum. Kunduracıya geçen ay attırdığım yama bu kışı idame edecek gibi görünmüyordu. Usul usul yürümeye koyuldum. Yokuşu çıkmak hayli zordu. Özellikle Canan apartmanının önü adımla geçilecek gibi değildi. Kar lastiği olmayan külüstür bir otomobil gibi defalarca patinaj attım. Üstelik daha gidecek çok yolum vardı. Düşmez kalkmaz bir Allah, dedim kendime. Hala inançlı olabilmeme şaşıyorum tabi ama düşmeden, pis kara bulanmadan sağ salim eve varabilirsem ne ala.
Çalıştığım lokantaya neredeyse iki kilometre uzaklıktaydı evim. Yürürdüm her gün; işe varabilmek için her sabah, işten çıkınca her gece yürürdüm. Bugüne kadar, kavurucu güneşin altında yürümeyi dert etmedim fakat yağış oldum mu, heleki kar, çekilmez oluyor eve yolculuklarım. Soğukta elimi, kolumu kontrol edemiyorum. Donuyorum. Burnum kızarıyor. Gözüm seğiriyor. Reflekslerim zayıflıyor. Beynim uyuşuyor. Mantıklı düşünemiyorum.
Ben şu kavanoz dipli dünyada bir tek göçmen kuşları kıskanırım. Uçabildikleri için değil kıskançılığım. Açıkçası uçmak umrumda bile değil. Kanatmış, gökyüzüymüş, rüzgarmış, özgürlükmüş hiç sikimde değil.  Sıcağa uçuyorlar ya, ezbere, onlara işte o zaman çok özeniyorum. Şöyle bir de yanyana geçip yaydan çıkmış ok gibi hizalanıyorlar ya, hani hedefine süratle fırlatılmış ok gibi, sinirimden kuduruyorum onları öyle görünce. Çünkü yalnız değil hiç biri.
Nefesim kesilmişti. Yokuşu çıkınca sokak lambasının altında biraz soluklandım. Çiğerlerimden olsa gerek diye düşündüm. Çünkü günde üç paket sigarayı bana mısın demeden tüttürüyordum. Aklıma düşünce yine, sigara paketini cebimden çıkartım -Samsun 216-  ve hiç vakit kaybetmeden bir dal sigara yaktım. Umrumdamıydı ki. Abandım arka arkaya üç nefes. Hiç duraksamadan. Cumhuriyet gibiydi şimdi ciğerlerim. Meşalesi sigara dalımın ucundaki ateş. Havai fişekler atılıyor bünyemde. Bayram yeri. Dumanını saldım tepemdeki parlak beyaz sokak lambasına. Ne ambiyans ama. Pislikten götümde pireler uçuşurken, sokak lambasının etrafında uçuşan kar kelebeklerini biraz olsun izlemek bende muazzam bir  çoşku uyandırdı. Nasılsa ölüme uçuşuyordu bu koduğumun kelebekleri. Hepsinin suratına kahkaha atmak geldi içimden. Sigaram bitince baş parmağımla işaret parmağımın arasına sıkıştırdığım sigara izmaritini içlerinden birine nişanlayıp sertçe fırlattım. Şanslıydılar ki hiç birine değmeden direkt lambaya isabet eden sigara izmariti onların şükür duasına dönüşüyordu. Lambaya çarpıpta etrafa saçılan ateş parçacıklarının her biri ise benim kinime dönüştü. Varsın birkaç saat daha yaşasınlar dedim içimden. Kelebeğin ömür dediği birkaç gün, birkaç hafta ya var ya yoktu nasılsa.
Köşeyi dönüp devam ettim yoluma. Bugün lokantanın geleni gideni hiç eksik olmamıştı. Hayli yorulmuştum. Sevmediğim insanlara kibar görünmeye çalışmak, boyun eğmek, hizmet etmek çok ağırıma gidiyordu. Neyse ki alışmıştım buna. Karşımdaki konuşunca kapıyordum kulağımı. Zihnimde en sevmediğim müzikleri çalıyordum. Sonra onları neden sevmediğimi düşünüyor, onlardan tekrar nefret edinceye kadar her birini muhakeme  ediyordum. Tekrar ve tekrar. Yeniden. En baştan. Bu yüzden en sevmediğim şarkıları ezbere bilirdim. Neyseki içimde biriken bu nefret zihnimi her daim ayık tutmayı becerirdi.
Yürürken siyah paltolu bir adam gördüm az önümde. Eskiden bu paltoları külhan beyleri giyerdi. Ağır abiliğin raconuydu belki. Şimdilerde bu paltoların hepsi pazara düştü. Ayak takımı giyiyor. Siyah kaplı defterleri yok böğürlerinde. Raconları yok. Gördüm mü bunlardan birini, cinlerim tepeme fırlar. Mamafih geçip giderim yanlarından. İşte ne yazık ki bugün yine öyle biri önümdeydi. Karın üstünde bir sağa bir sola yalpalaya yalpalaya yürüyordu. Bedenimi onun bedenine hizaladım. Adımlarımı onun adımlarına denkledim. Nefesimi onun nefesine uydurdum. Aramızdaki mesafeyi koruyarak yoluma devam ediyordum. Az ileride yayaların kullanmayı pek tercih etmedikleri bir köprü vardı. Benim yolumun üzerinde. Otomobiller kullanırdı bu köprüyü gittikleri yolun tersine dönebilmek için. Ama ben insanlara inat o köprünün üzerinde sağımdan ve solumdan bedenime tokan gibi çarpan rüzgar eşliğinde pek de acele etmeden seyrüseferimi gerçekleştirirdim. Devam ettim yürümeye. İkimiz de köprüyü kullanacak gibiydik. Adımlarımı hızlandırıp daha da yaklaştım ona. İçimdeki dürtü göz ardı edemeyeceğim kadar boğuyordu beni. Az ilerde, köprünün yan yola bağlandığı, yine arabaların kullandığı bir yol vardı. O yolun üzerinden otomobiller süratli geçip giderlerdi. Ben de evime daha çabuk gidebilmek için o yolu kullanmaya mecburdum.  Aksi takdirde 300- 400 metrelik  bir mesafe kadar yolum uzuyordu. Onun da öyle olmalıydı ki bu yolu kullanıyordu diye düşündüm. Artık ikimiz de köprünün üzerindeydik. Üstelik aramızdaki mesafe on adım ya var ya yoktu. Yürümeye devam ettik. Şimdi o adam çevre yolunu gölgeleyen köprünün ucuna gelmiş, karşıya geçmek için arabaların biraz duraksamasını bekliyordu. Ben yürümeye devam ettim. Aramızdaki mesafe dokuz adıma düştü. Sonra sekiz. Elimi belime götürüp kabanımın altındaki sürmene çakısına uzandım. Çakı küçük ama bir fil derisini dahi kesecek kadar keskindi. Kabzesinden sıkıca kavradım. Aramızdaki mesafe beş adıma kadar düştü.  Etrafı kolaçan ettim. Etrafta vızır vızır geçen arabalardan başka bir şey yoktu. Ağır ağır geliyordum. Ölümü de peşimden getiriyordum. Nefesimi tuttum ve sürmene çakısını yerinden çıkartıp diz hizama getirdim. Böğrüydü hedefim. Tam oraya dört defa çalışacaktım. Dört derin bıçak darbesi. Son darbe de boğaza. Tüm bunların onu öbür tarafa postalamaya yeteceğini düşünüyordum.  Ona yaklaştığım her adımda kafamda bu sahneleri kurdum. Her biri aynı sonlanıyordu, ölümle. Yaklaştım, yaklaştım ve tam hamlemi yapacakken adamın yolun karşısındaki arkadaşına seslendiğini işittim. “Hava ne soğuk amına koyum!” Kafamı hemen kaldırıp yolun karşısındakine baktım. Göz göze geldik. Sanki yapacaklarımın farkına varmışcasına gözlerini bana dikmiş, dik dik bakıyordu. Hemen çakıyı yerine –belime- koydum. Karşımda duran adamı nasıl olur da farkedememiştim. Kahretsin diye hayıflandım kendime. Az kalsın yakayı ele veriyorduk. Daha dikkatli olmalıydım. Hem böyle şeyler aceleye gelmezdi. Hele ki bugün kalkıştığım gibi gelişi güzel olmamalıydı. Tıkır tıkır işleyen bir plan gerekliydi. Her şeyden önce hazır olmalıydım. İnsan öldürmek, hele ki yakayı ele vermeden, temiz bir cinayet işlemek için daha hazır olmalıydım. Hemen oradan uzayıp kayboldum. Çok istediğim halde öldüremediğim insanlar var dünyada. Bu çok acı veriyor bana. Elimden bir şey gelmez. “Eyvallah” deyip yoluma bakıyorum.
Çok geçmeden evimin bulunduğu sokağa vardım. Bizim sokak ana arterlere göre daha vahim durumdaydı. Kar kalınlığı yirmi santimi geçiyordu belki de. Adım attım mı ayaklarım karın içine saplanıyordu. Tepemdeki telgrafın buz tutmuş tellerine yine konar mıydı kuşlar? Kayıp düşmez miydi bir tanesi tam önüme? Kafasını bedeninden kopartıp ayırmaz mıydım soğuktan kanatları donmuş aciz kuşun. Keşke dedim kendi kendime. Ancak ne arar bu soğukta kuşlar telgrafın tepesinde. Yarısı zaten pılını pırtısını toplayıp göçünü etmiş. Nefret ediyorum göçmen kuşlardan. Kuşlardan daha fazla nefret ettiğim bir şey var ise onlar da insanlar. Öldürmek istiyorum her birini. Kafalarını bedenlerinden kopartıp ayırmak istiyorum. Onları dünyada sadece ben kalıncaya kadar katletmek istiyorum. Sonra da kendimi. Çünkü ben lokmamın en lezzetlisini her zaman sona saklarım.
Neden mi?


Eski bir alışkanlık diyelim...


Sezer Demir