Soğuk bir İstanbul
akşamıydı. İşten yeni çıkmış, her zaman kullandığım yoldan evime yürüyordum. Sokaklar balçık tarlasıydı. Şehirdeki pisliğin üstünü örtmeye yeltenmiş kar ayağımı kaydırmasın
diye parmaklarımın üzerinde gidiyordum. Halbuki tek derdim kayıp düşmek değildi.
Ayaklarımdaki çarıklar su alsın istemiyordum. Kunduracıya geçen ay attırdığım
yama bu kışı idame edecek gibi görünmüyordu. Usul usul yürümeye
koyuldum. Yokuşu çıkmak hayli zordu. Özellikle Canan apartmanının önü
adımla geçilecek gibi değildi. Kar lastiği olmayan külüstür bir otomobil gibi defalarca
patinaj attım. Üstelik daha gidecek çok yolum vardı. Düşmez kalkmaz bir
Allah, dedim kendime. Hala inançlı olabilmeme şaşıyorum tabi ama düşmeden, pis kara bulanmadan sağ salim eve
varabilirsem ne ala.
Çalıştığım
lokantaya neredeyse iki kilometre uzaklıktaydı evim. Yürürdüm her gün; işe
varabilmek için her sabah, işten çıkınca her gece yürürdüm. Bugüne kadar, kavurucu
güneşin altında yürümeyi dert etmedim fakat yağış oldum mu, heleki kar,
çekilmez oluyor eve yolculuklarım. Soğukta elimi, kolumu kontrol edemiyorum.
Donuyorum. Burnum kızarıyor. Gözüm seğiriyor. Reflekslerim zayıflıyor. Beynim
uyuşuyor. Mantıklı düşünemiyorum.
Ben şu kavanoz
dipli dünyada bir tek göçmen kuşları kıskanırım. Uçabildikleri için değil
kıskançılığım. Açıkçası uçmak umrumda bile değil. Kanatmış, gökyüzüymüş,
rüzgarmış, özgürlükmüş hiç sikimde değil. Sıcağa uçuyorlar ya, ezbere, onlara işte o
zaman çok özeniyorum. Şöyle bir de yanyana geçip yaydan çıkmış ok gibi hizalanıyorlar
ya, hani hedefine süratle fırlatılmış ok gibi, sinirimden kuduruyorum onları
öyle görünce. Çünkü yalnız değil hiç biri.
Nefesim kesilmişti.
Yokuşu çıkınca sokak lambasının altında biraz soluklandım. Çiğerlerimden olsa
gerek diye düşündüm. Çünkü günde üç paket sigarayı bana mısın demeden
tüttürüyordum. Aklıma düşünce yine, sigara paketini cebimden çıkartım -Samsun
216- ve hiç vakit kaybetmeden bir dal sigara
yaktım. Umrumdamıydı ki. Abandım arka arkaya üç nefes. Hiç duraksamadan.
Cumhuriyet gibiydi şimdi ciğerlerim. Meşalesi sigara dalımın ucundaki ateş.
Havai fişekler atılıyor bünyemde. Bayram yeri. Dumanını saldım tepemdeki parlak
beyaz sokak lambasına. Ne ambiyans ama. Pislikten götümde pireler uçuşurken, sokak
lambasının etrafında uçuşan kar kelebeklerini biraz olsun izlemek bende muazzam
bir çoşku uyandırdı. Nasılsa ölüme
uçuşuyordu bu koduğumun kelebekleri. Hepsinin suratına kahkaha atmak geldi
içimden. Sigaram bitince baş parmağımla işaret parmağımın arasına sıkıştırdığım
sigara izmaritini içlerinden birine nişanlayıp sertçe fırlattım. Şanslıydılar
ki hiç birine değmeden direkt lambaya isabet eden sigara izmariti onların şükür
duasına dönüşüyordu. Lambaya çarpıpta etrafa saçılan ateş parçacıklarının her
biri ise benim kinime dönüştü. Varsın birkaç saat daha yaşasınlar dedim
içimden. Kelebeğin ömür dediği birkaç gün, birkaç hafta ya var ya yoktu
nasılsa.
Köşeyi dönüp devam
ettim yoluma. Bugün lokantanın geleni gideni hiç eksik olmamıştı. Hayli
yorulmuştum. Sevmediğim insanlara kibar görünmeye çalışmak, boyun eğmek, hizmet
etmek çok ağırıma gidiyordu. Neyse ki alışmıştım buna. Karşımdaki konuşunca kapıyordum
kulağımı. Zihnimde en sevmediğim müzikleri çalıyordum. Sonra onları neden
sevmediğimi düşünüyor, onlardan tekrar nefret edinceye kadar her birini
muhakeme ediyordum. Tekrar ve tekrar.
Yeniden. En baştan. Bu yüzden en sevmediğim şarkıları ezbere bilirdim. Neyseki
içimde biriken bu nefret zihnimi her daim ayık tutmayı becerirdi.
Yürürken siyah
paltolu bir adam gördüm az önümde. Eskiden bu paltoları külhan beyleri giyerdi.
Ağır abiliğin raconuydu belki. Şimdilerde bu paltoların hepsi pazara düştü.
Ayak takımı giyiyor. Siyah kaplı defterleri yok böğürlerinde. Raconları yok. Gördüm
mü bunlardan birini, cinlerim tepeme fırlar. Mamafih geçip giderim yanlarından.
İşte ne yazık ki bugün yine öyle biri önümdeydi. Karın üstünde bir sağa bir sola
yalpalaya yalpalaya yürüyordu. Bedenimi onun bedenine hizaladım. Adımlarımı
onun adımlarına denkledim. Nefesimi onun nefesine uydurdum. Aramızdaki mesafeyi
koruyarak yoluma devam ediyordum. Az ileride yayaların kullanmayı pek tercih
etmedikleri bir köprü vardı. Benim yolumun üzerinde. Otomobiller kullanırdı bu
köprüyü gittikleri yolun tersine dönebilmek için. Ama ben insanlara inat o
köprünün üzerinde sağımdan ve solumdan bedenime tokan gibi çarpan rüzgar
eşliğinde pek de acele etmeden seyrüseferimi gerçekleştirirdim. Devam ettim
yürümeye. İkimiz de köprüyü kullanacak gibiydik. Adımlarımı hızlandırıp daha da
yaklaştım ona. İçimdeki dürtü göz ardı edemeyeceğim kadar boğuyordu beni. Az
ilerde, köprünün yan yola bağlandığı, yine arabaların kullandığı bir yol vardı.
O yolun üzerinden otomobiller süratli geçip giderlerdi. Ben de evime daha çabuk
gidebilmek için o yolu kullanmaya mecburdum. Aksi takdirde 300- 400 metrelik bir mesafe kadar yolum uzuyordu. Onun da öyle
olmalıydı ki bu yolu kullanıyordu diye düşündüm. Artık ikimiz de köprünün
üzerindeydik. Üstelik aramızdaki mesafe on adım ya var ya yoktu. Yürümeye devam
ettik. Şimdi o adam çevre yolunu gölgeleyen köprünün ucuna gelmiş, karşıya
geçmek için arabaların biraz duraksamasını bekliyordu. Ben yürümeye devam
ettim. Aramızdaki mesafe dokuz adıma düştü. Sonra sekiz. Elimi belime götürüp
kabanımın altındaki sürmene çakısına uzandım. Çakı küçük ama bir fil derisini
dahi kesecek kadar keskindi. Kabzesinden sıkıca kavradım. Aramızdaki mesafe beş
adıma kadar düştü. Etrafı kolaçan ettim.
Etrafta vızır vızır geçen arabalardan başka bir şey yoktu. Ağır ağır geliyordum.
Ölümü de peşimden getiriyordum. Nefesimi tuttum ve sürmene çakısını yerinden
çıkartıp diz hizama getirdim. Böğrüydü hedefim. Tam oraya dört defa çalışacaktım.
Dört derin bıçak darbesi. Son darbe de boğaza. Tüm bunların onu öbür tarafa
postalamaya yeteceğini düşünüyordum. Ona
yaklaştığım her adımda kafamda bu sahneleri kurdum. Her biri aynı sonlanıyordu,
ölümle. Yaklaştım, yaklaştım ve tam hamlemi yapacakken adamın yolun
karşısındaki arkadaşına seslendiğini işittim. “Hava ne soğuk amına koyum!”
Kafamı hemen kaldırıp yolun karşısındakine baktım. Göz göze geldik. Sanki
yapacaklarımın farkına varmışcasına gözlerini bana dikmiş, dik dik bakıyordu.
Hemen çakıyı yerine –belime- koydum. Karşımda duran adamı nasıl olur da
farkedememiştim. Kahretsin diye hayıflandım kendime. Az kalsın yakayı ele
veriyorduk. Daha dikkatli olmalıydım. Hem böyle şeyler aceleye gelmezdi. Hele
ki bugün kalkıştığım gibi gelişi güzel olmamalıydı. Tıkır tıkır işleyen bir
plan gerekliydi. Her şeyden önce hazır olmalıydım. İnsan öldürmek, hele ki
yakayı ele vermeden, temiz bir cinayet işlemek için daha hazır olmalıydım. Hemen
oradan uzayıp kayboldum. Çok istediğim halde öldüremediğim insanlar var dünyada.
Bu çok acı veriyor bana. Elimden bir şey gelmez. “Eyvallah” deyip yoluma
bakıyorum.
Çok geçmeden evimin
bulunduğu sokağa vardım. Bizim sokak ana arterlere göre daha vahim durumdaydı. Kar
kalınlığı yirmi santimi geçiyordu belki de. Adım attım mı ayaklarım karın içine
saplanıyordu. Tepemdeki telgrafın buz tutmuş tellerine yine konar mıydı kuşlar?
Kayıp düşmez miydi bir tanesi tam önüme? Kafasını bedeninden kopartıp ayırmaz
mıydım soğuktan kanatları donmuş aciz kuşun. Keşke dedim kendi kendime. Ancak
ne arar bu soğukta kuşlar telgrafın tepesinde. Yarısı zaten pılını pırtısını
toplayıp göçünü etmiş. Nefret ediyorum göçmen kuşlardan. Kuşlardan daha fazla
nefret ettiğim bir şey var ise onlar da insanlar. Öldürmek istiyorum her
birini. Kafalarını bedenlerinden kopartıp ayırmak istiyorum. Onları dünyada
sadece ben kalıncaya kadar katletmek istiyorum. Sonra da kendimi. Çünkü ben lokmamın
en lezzetlisini her zaman sona saklarım.
Neden mi?
Eski bir alışkanlık
diyelim...
Sezer Demir