Arturo Bandini anısına...
Samy için alelade
bir geceydi. Yine aynı barın aynı koltuğunda rutinini gerçekleştiriyordu. Barın
ışıklar loş, içerisi sessizdi. Doğrusu gecenin bu saati "Merlin'in yeri"
pek tenha olurdu. Dört, bilemeden beş kişi. İki biradan sonra doğru sayamazdı
Samy. Bu yüzden içeride toplamda kaç kişi olduklarını kestiremiyordu yine.
Zaten umurunda değildi. Umurunda olan tek şey bardağını 10 cente içtiği
içkinin sonraki sefere sidikten çok biraya benzemesiydi. Doğrusu aylardır her
akşam iş çıkısı bunu ümid ederek geliyordu bara. Ancak ikinci dünya savaşı
çıktığından beri doğru düzgün içki bulunmuyordu Bunker Tepesinde. Çünkü hükümet
ülkedeki içkilerin neredeyse tümünü, ateşkes ilan edildiğinde, askerler içip
moral depolasın diye doğu avrupadaki cephelere göndermişti. Ancak Samy’e göre
hükümetin tek amacı cephedeki askerlerin kafayı bulup ölüm korkusu güdmeksizin
korkusuzca savaşmalarını sağlamaktı. Bu yüzden orduya katılmadığı için bir an
bile üzülmedi. Ama önüne bira diye konulan kalitesiz içkiden aldığı her
yudumdan sonra cepheye gitmediğine bin pişman oluyor, şimdi oturduğu köhne
barın gıcırdıyan kolduğunda binlerce kilometre uzakta atılan kurşunlardan birinin
gelip alnının ortasına saplanmasını istiyordu.
Yine de keyfi
yerindeydi Samy’nin. Günlüğü 1 dolara çalıştığı tamirhaneye fazla otomobil
gelmiyordu şu günlerde. Çünkü Bunker Hill’in tüm vatanseverleri -Merlin’in barında-
alkolünden fazlası su olan içkilerden içip kafayı kırmak yerine ikinci dünya
savaşı için orduya katılıp belki de kaliteli içkiler içmeyi ve daha önce hiç
bulunmadıkları, hatta ve hatta isimlerini ilk kez duydukları ülkelerden birinde
hiç tanımadıkları insanlara mermi saydırıp ülkelerinin sözde geleceğini
korumaya tercih etmişti. Samy ise zamanının çoğunu kocasını savaşa gönderen
asker eşlerini teselli etmekle ve külüstür arabalarına bakım yapmakla harcıyordu.
Genellikle arabaların patlayan tekerleri yenileriyle değiştiriyor ya da benzini
bittiği için yürümeyen otomobillerin depolarına benzin çekiyordu. Yahut şişko
patronu Jack ile cephedeki durumu kulaktan dolma haberlerle masaya yatırırdı. Fakat
Samy’e göre okyanusun öteki ucundaki kaos Amerika’nın savaşa girmesini
gerektirmeyecek kadar uzaktaydı ve bunu açık yüreklilikle biraz da pervasızca
dile getirmekten hiç çekinmiyordu. Bu yüzden şişko patronu Jack ile savaş
muhabbetleri kimi zaman münakaşaya dönüyor ve sağ bacağını birinci dünya
savaşında kaybettiği için orduya kabul edilmeyen Jack’in etrafa tükürükler saçarak
ona hakaretler savurmasına neden oluyordu.
Önündeki birayı bir
dikişte içti Samy. Gözü pekti bu gece. Cebinde 2 doları vardı nasılsa. Barın
arkasındaki Tom’a el işaretiyle bir bira siparişi daha verdi. Pek
sevmezdi onu. Çünkü uzun boyluydu Tom. Ela gözlü. Yakışıklı. Bunker Hill’in en
gözde bekarlarındandı belki de. Yani Samy’in her yönden zıttıydı. Samy çirkin
ve pisti. Çok akşam sarhoş kadınların Tom ile flörtleştiğine şahit olmuş,
gecenin sonunda Tom’un o kadınları nasıl becerdiğini içinde hayata karşı
biriken öfkeyle kendi yatağı üzerinde yalnız başına düşünmüştü. Kıskanırdı onu.
“Ama yatakta bu aşağılık serseriden daha iyiyimdir” diye kendini telkin etmekten
asla vazgeçmezdi.
Tom bardağı sertçe
bırakınca Samy’nin önüne, yarısı zaten su olan biranın köpüğü etrafa saçıldı. Aldırış
etmedi ikisi de. Sarhoş budalaların üzerine bira ve sigara külü döktüğü
masaları silmek için kullandığı bir bezi vardı Tom’un. Şimdi de Samy’in
karşısına dikilmiş geniş omuzlarından eksik etmediği aynı sarı bez ile sol
elinde tuttuğu bira bardağını kuruluyordu. Yine o sarı bezle kimi zaman Tom’un ucuz
kundurularını parlatmaya çalıştığına bile şahit olmuştu Samy. Bu yüzden o pis bezi Tom’un boğazına tıkmak Samy’in bu dünyadaki en canlı arzusuydu
bugünlerde. “Ahbap” dedi Tom kaşlarıyla barın diğer ucundaki müzik kutusunu
işaret ederek. Bedeninin üzerinde güçlükle taşıdığı başını eydiği önünden kaldırıp
o yöne baktı Samy. “Dakikalardır sana bakıyor ordan” Aldırış etmedi Samy. İhtimal
vermiyordu. Önündeki soğuk biradan yudumlamaya devam etti. Kafasında kırk tilki
dolanıyordu. 35 model siyah Forduyla Bunker tepesini dikiz aynasına aldığı günü
hayale daldı. Ilık rüzgar vuruyordu yüzüne. “Sen hiç New York’ta bulundun mu?”
diye sordu Tom’a. “Tabi” dedi alaycı bir bakışla. Başladı anlatmaya. Dinlemeyi
kesti Samy. Pişman olmuştu sorduğuna. “Aşağılık orospu çocuğu” dedi içinden. “Palavralarını
başkalarına sakla.”
İçmeye devam etti
Samy. Kafasını kaldırıp barın öteki ucuna göz kesti. Tom’un bahsettiği kadın yirmilerinden çıtır bir
meksikalıydı. Beyaz bir elbisesi vardı, omuzları açık.
Kadın ona 3. Sınıftaki büyük aşkı Camella’yı hatırlattı. Onu kuytu köşelerde
sıkıştırır, fırsat buldukça öpüp ellemeye çalışırdı. Samy’nin yüzünde büyük bir
gülümseme peydah oldu. Çok oluyordu böyle içten gülmeyeli. Küçük hesaplar yapan
o budala halini hatırladıkça gülümsemesi büyüdü ve bastı kahkahayı. “Güzel Camella’m”
dedi. Kadınla göz göze geldiler. Samy bardağını havaya kaldırıp “Şerefe” diye
haykırdı kadına. Keyfi yerine gelmişti yine. Ucuz Meksikalı badağını kaptığı
gibi küçük adımlarla Samy’nin yanında aldı soluğu. “Adın ne?” diye sordu Samy.
Vanessa Perez, dedi Meksikalı. Ben sana Camela diyeceğim bu gece, dedi Samy.
Benim küçük güzel Camella’m. Bir dolar verirsen istediğin herkes olurum bu
gece, dedi ucuz meksikalı. “Hey Tom” dedi Samy bağırarak. Bu gece onu alt etmiş
gibiydi. Bize iki bira, diye bağırdı. Yanındaki bir fahişe bile olsa
zafer sarhoşu olmuştu çoktan Samy.
Sezer Demir